Cinsel
Sorunlar 2
|
İnsanların hem ruhsal hem de bedensel sağlığının çok büyük ölçüde cinsel
yaşamlarına bağlı olduğu düşüncesi, Sigmund Freud 'un ilk yapıtlarını
yayınladığı 19. yüzyıl sonundan beri gittikçe daha çok yandaş
bulmaktadır. Freud'a göre, uygarlığın gelişmesi, cinsel dürtüleri ve
cinsel yaşamı sınırlamakta, bu da insanlarda nevrozlara ve ruhsal
bozukluklara yol açmaktadır. Ama bu bastırılmış cinsellik ve beraberinde
getirdiği sinir ve ruh hastalıkları, modern toplumun nimetlerinden
yararlanmak için ödemek zorunda olduğumuz bedeldir: cinsel yaşam bir
sorun haline gelmekte, ama insanlar da daha rahat yaşama olanağına
kavuşmaktadır. Bu görüşe, Freud'un kendi çalışma arkadaşlarından karşı
çıkanlar olmuştur. "Cinsel Devrim " ve "Bedensel Boşalmanın İşlevi "
adlı incelemelerin yazarı Wilhelm Reich , aslında cinsellikle uygarlık
arasında bir çatışmanın olmadığını ileri sürmüştür. Reich'a göre,
cinselliği bastıran ve sınırlayan, uygarlığın kendisi değil, sadece
bugünkü biçimidir. Günümüzün baskıcı toplumları, cinsel doyumu
engellemektedir. Cinsel doyumsuzluk, delilikten kansere kadar birçok
toplumsal ve bedensel hastalığın nedenidir. Reich'a göre, insanlar
cinsel yaşamlarında özgürleştiklerinde, toplum hem gerçekten uygar hem
de sağlıklı hale gelecektir. Uzmanların çoğunluğuysa, bu türden felsefi
ve toplumbilimsel sorunlara hiç girmeksizin, insanların cinsel yaşamının
sorularla dolu olduğunu belirtmekle yetinmektedir. "İnsanm Cinsel
Tepkisi " adlı araştırmanın yazarları Masters ve Johnson, 1970'de
yayınlanan ikinci kitapları "İnsanın Cinsel Yetersizliği "nde şöyle
demekteler: "Amerika Birleşik Devletleri'ndeki evli çiftlerin en az
yarısı, ya cinsel yaşamlarında dumura uğramışlardır ya da yakın bir
gelecekte bu duruma geleceklerdir". Bununla birlikte, cinsel sorunlar
yalnızca ABD gibi sanayileşmiş modern toplumlarda değil, şu ya da bu
ölçüde tarihin bütün evrelerine ve çeşitli toplumlarda ortaya çıkmıştır.
İlk ve Ortaçağ hekimlerinin bu sorun üzerinde durduğu ve cinsel
rahatsızlıkları gidermek için çareler önerdikleri bilinmektedir. Yine de
bugünkü anlamıyla cinsel sorunların, daha kesin bir deyişle,
iktidarsızlık ve soğukluk gibi sorunların, esas olarak modern zamanlarda
yaygınlaştığı söylenebilir. Cinsel sorunlar, kadın ve erkeklerin normal
bir cinsel ilişkide bulunmalarını güçleştiren ya da büsbütün önleyen
psikolojik engellerdir. Çoğu zaman çocukluk yaşantılarından ya da çok
başarısız bir ilk cinsel deneyden kaynaklanan korku, aşağılık duygusu,
sıkılganlık ve suçluluk duygusu gibi psikolojik engeller ve iç yasaklar
insanlarda cinsel arzuyu azaltmakta, heyecan ve orgazma yol açan cinsel
refleksleri sınırlamaktadır. Kısacası, insanın normal cinsel tepkisini
engellemektedir. Kuşkusuz, organ bozuklukları, alkolizm, şeker hastalığı
ya da kromozom bozuklukları gibi fiziksel ve biyolojik nedenler de
soğukluk veya iktidarsızlık gibi sorunlara yol açabilirler. Ama cinsel
sorunların en yaygın kaynağı, psikolojik ve toplumsal engellerdir.
|
|
Korku ve
Cinsel Yaşam |
|
Normal
koşullarda insandaki cinsel dürtü öylesine doğal ve kendiliğindendir ki,
henüz evlenmemiş veya bir eşle ilişki kurmamış insanların çoğu, başarılı
ve doyurucu bir cinsel birliğin otomatik olarak gerçekleşeceğini
sanırlar. Oysa cinsel faaliyet çok hassas bir mekanizmadır: kolayca
arızalanabilir. İnsanın doğal dürtülerinden biri olan cinsel istek,
normal koşullarda, bir uyarıcıyla karşılaştığında kendiliğinden ortaya
çıkar ve herhangi bir engele takılmadığı takdirde orgazmla sonuçlanır.
Wilhelm Reich'ın dediği gibi, doğal ve sağlıklı bir cinsellik kişinin
hiç bir iç yasaklanma duymaksızın cinsel heyecana kendini bırakabilme
yetisidir. Bu, içgüdüsel bir faaliyettir ama sanıldığı gibi otomatik
değildir; bazı psikolojik koşulları vardır. Bu koşullar olmadığında en
kışkırtıcı görüntüler bile
kişilerde gerekli cinsel tepkileri doğurmayacaktır. Çünkü bunların
eksikliği, insan gövdesinde, cinsel ilişki için gerekli olan fizyolojik
dönüşümlerin gerçekleşmesini önleyecektir. Diğer yandan, insanlarda,
cinsellik gibi temel dürtülere müdahale eden, bunların işlenmesini
önleyen ikincil dürtüler de bulunmaktadır. Bu dürtüler, toplumsal
yaşamda doğal cinselliğin bastırılmış olmasından kaynaklanmakta ve
insanın haz duyma kapasitesini sınırlamaktadır. Bu ikincil dürtülerin en
iyi örneği "korku" dur. Genellikle korkuyla cinsel ilişki birbirine ters
düşer. Ani bir korku insan vücudunda adrenalin salgılanmasına yol açar.
Bu madde, insana tehlikeye karşı koyabilmesi için gerekli olan enerjiyi
sağlar ama, cinsel isteği de söndürür. Bir yandan da savunma
refleksleri, kanın sindirim ve üreme organlarından çekilip kol ve bacak
kaslarına dolmasına neden olur. Böylece insanın "savaş organları"
güçlenir, ama cinsel organları büzülür: birleşme olanaksızlaşır.
Korkunun cinsel arzuları öldürmesi gerçekte çok anlaşılabilir bir
durumdur. Çiftleşme anı, canlının dış tehlikelere karşı en açık, en
korunmasız olduğu andır. Böyle bir durumda canlı çiftleşmeyi sürdürecek
olsa, hayatta kalması olanaksızlaşabilir. Yüzbinlerce yıl önce vahşi bir
ormanda bir insan çiftinin sevişmekte olduğu ve çevrede de aç bir
aslanın dolaştığı düşünülürse; kuşkusuz, birleşme eyleminin yarıda
kesilmesi gerekecektir. Böylece, tarih içinde, korkunun cinselliği
bastırması insanda yerleşik bir refleks mekanizması haline gelmiştir. Bu
sadece "Vahşi aslan" türünden somut ve dıştan gelen tehditler için
değil, kaynağı daha belirsiz, bulanık psikolojik tehlike ve endişeler
için de geçerlidir. Kaynağı ne olursa olsun, korku, şiddetli sıkıntı ve
kaygı duyguları, insanları cinsel uyarılara karşı genellikle
duyarsızlaştırır. Çocukluk yıllarında veya ergenlik döneminde herhangi
bir nedenden ötürü kadınlara karşı korku beslemiş bir insan, ilk cinsel
deneyinde de bu sıkıntılı duyguyu üzerinden atamadığı için büyük bir
olasılıkla başarılı olamayacaktır. Erkeklerde ereksiyonun
gerçekleşmesini veya orgazma ulaşılmasını, kadınlardaysa aynı şekilde
dölyolunun nemlenmesini ve orgazma varılmasını önleyen bazı korkular
oldukça basit ve yüzeyseldir. "Bu gece penisim sertleşecek mi?" gibi
bir kaygı, birçok erkeğin geçici olarak iktidarsız kalmasına neden
olmuştur. Ancak, bu gibi cinsel korkular, insanın kendisi tarafından
tahlil edilebildiği için çoğu zaman geçicidir. Buna karşılık, kaynakları
ve nedenleri kişinin kendisince bilinemeyen bazı daha derin korku ve
kaygı duyguları için bir psikologa başvurulması gerekebilir.
|
|
Suçluluk
Duygusu
Bazen de
başarılı ve doyurucu bir cinsel yaşamın önüne dikilen engel, aşırı bir
utangaçlıktır. Cinsel konularda rahat olmayan aşırı sıkılgan kişiler
heyecanlarını kontrol altında tuttukları için gerçek doyuma da
ulaşamazlar. Eşlerden ikisinin de büyük bir sıkıntıyla sabahı
bekledikleri, başarısız gerdek geceleri, cinselliğin baskı altında
tutulduğu bütün toplumlarda çok sık rastlanan bir durumdur. Çoğu zaman
bu cinsel işlevsizliğin kökeninde bu suçluluk duygusu yatar. Kadın ya da
erkek, gerek hayali, gerekse gerçek bütün cinsel eylemlerinde derin bir
suçluluk kompleksinin etkisi altındadırlar ve bu yüzden, orgazma
ulaşsalar bile gerçek bir ruhsal ve bedensel bir doyumdan uzak
kalmaktadırlar. Bunun nedenleri kişinin çocukluk deneylerinde
aranmalıdır. Bazı çocuklar, hiç bir bedensel temasın hoşgörülmediği bir
atmosfer içinde yetiştirilmiştir. Anneler ya da babalar, kendi iç yasak
ve koşullanmalarından ötürü, çocuklarını yeteri kadar sevip okşamaktan
kaçınmışlardır; bu da çocukta fiziksel temasa karşı bir ürkeklik
yaratmıştır. Bu tür anne ve babalar, çoğu zaman, çocuğun cinsel
organıyla oynamasına da izin vermemişler, onu mastürbasyon yaparken
yakaladıklarında hakaret etmişler, cezalandırmışlardır. Bunun, çocukta
cinsellikle "günah" düşüncesinin birleşmesine yol açması kaçınılmazdır.
Suçluluk duygusu bilinçli bir duygu da olabilir, bilinçsiz de.
İnsanların önemli bir bölümünde bilinçli bir günah düşüncesi değilse
bile, bulanık ve kişinin, kendisinin farkında olmadığı bir utanç duygusu
cinsel yaşamı etkisi altında tutar. Günümüzde bile çocuklara cinsel
organ ve duygularının birer suç unsuru olduğu düşüncesi
yerleştirilmektedir. Bu bilinçli olarak öğretilmese bile, aileler ve
yakın çevreler günlük davranışlarıyla bu duyguyu çocuğa aşılamaktadır.
Cinsel bölgeler örtülmekte, cinsel konular suskunlukla
geçiştirilmektedir. Nitekim, soğukluk ve iktidarsızlık gibi sorunların,
cinsel konularda rahat, bol cinsel çağrışımlı konuşmalardan çekinmeyen
ve yemek yeme, oturma ve yatma eylemlerini tek bir oda içinde yürüten
köy toplumlarından çok, cinsel bakımdan kapalı ve cinsel eylemin
herkesin gözünden uzak ayrı "yatak odalarında" sürdürüldüğü kent
topluluklarında daha sık görüldüğü bilinmektedir. Bu tür toplumsal
nedenlerin yanısıra, cinsel organlarla dışkı organları arasındaki
yakınlık da cinsellik ile kirlilik arasında güçlü bir bağın kurulmasına
yardım etmektedir. Böylece bir yandan suçluluk, kirlilik ve cinsellik,
öbür yandan "iffetlilik", temizlik ve hatta cinsiyetsizlik, cinsel
yönden baskı altındaki kişinin zihninde birbirine karşıt ilkeler olarak
ortaya çıkmaktadır.
Suçluluk duygusu, kişiyi, oral veya anal seks gibi cinselliğin sadece
belirli biçim ve yönlerinden uzak tutabileceği gibi, genel bir soğukluk,
isteksizlik veya iktidarsızlık da yaratabilir. Kimi zaman da, suçluluk
ve kirlilik düşüncelerinin arasından geçerek cinsel hazza ulaşmayı
başarabilmiş kişilerde biraz farklı bir saplantı belirir: yaşamlarında
cinsellikle "kötülüğün" özdeştirilmesini yaşamış böyle kişiler, sadece
"günahkar bir atmosferde" seks yapmaktan hoşlanır olurlar. Ancak ağrılı,
sancılı veya yasak bir ilişki kendilerine zevk verebilir. Bununla
birlikte, kişinin eşiyle mutlu olmasının böyle bir ilişkiye bağlı olduğu
ve iki taraf da onayladığı sürece, çocuklarla cinsel ilişki gibi
toplumca suç sayılan davranışları içermemesi koşuluyla böyle bir
ilişkiyi bir cinsel sapma saymak yanlış olur.
|
|
"Performans" Saplantısı
Modern
toplumlarda insan cinselliği üzerindeki baskılar sadece dar anlamda
kısıtlayıcı yönde değildir; görünüşte özgür bir cinselliğe karşı olmayan
bazı tutum ve davranışlar da doyurucu bir cinsel yaşamı engelleyebilir.
Kadın ve erkekleri cinsel ilişkilerinde değişmez rollere iten,
kısıtlayıcı bir cinsellik anlayışı, özellikle son yılların cinsel
özgürleşmesiyle birlikte etkisini göstermektedir. Cinsel tutukluğa yol
açan etkenlerden biri, reddedilme korkusudur. Bazı erkekler, eşleriyle
birlikteyken penislerinin hemen sertleşmeyeceğinden veya orgazmlarını
tutamayacaklarından endişelenirler. Bazıları da, eşlerine yeterince zevk
verecek cinsel "teknikleri" iyi bilmedikleri için tasalanırlar. Kadınlar
da cinsel ilişkide kötü bir "performans" gösterdiklerinden, örneğin
eşleri kadar çabuk orgazm olamadıkları için onları tatmin edememekten
çekinirler. Bazıları, fiziksel görünüşlerinin yeterince çekici
olmadığını, göğüslerinin çok küçük, bacaklarının fazla kısa olduğunu
düşüııürler. Kişinin kendini cinsel hazza bırakacağı yerde bu türden bir
gerilim içine girmesi, sürekli olarak kendini yargılaması, cinsel arzuyu
öldürür. Birbirini seven, birbirine önem veren ama çok deneyli olmayan
iki eşin ilk gecelerinden karışık, tatsız duygularla ayrılmalarının
nedeni de tamamen bu türden bir "performans" kaygısıdır. Oysa doyurucu
bir cinsellikte önemli olan, şu ya da bu tekniğin uygulanması, vücudun
şu ya da bu noktasının çekici olup olmaması değil, iki eşin de
kendilerini içlerinden gelen arzulara bırakabilmeleridir.
Son otuz yılın cinsel özgürleşme hareketinin çelişik etkileri olmuştur.
Bir yandan utangaçlık gibi daha eski cinsel sınırlanmalar etkisini
azaltmış, ama bir yandan da cinselliğin standartlaşmasına,
kalıplaşmasına yol açmıştır. Yaşadığımız yarışmacı toplumlar, sevişmeyi
çok belirli cinsel birleşme tekniklerine indirgemekte ve bu teknikleri
en ustaca uygulayan kişileri de ideal dişi veya erkek ilan etmektedir.
"Bütün Kadınları Tatmin Etme Usülleri", "Cinsel Teknik"gibi adlar
taşıyan yüzlerce yayın bu standartlaşmanın göstergesidir.
Bu kalıplaşmanın cinsellik üzerindeki etkisi üç noktada toplanabilir:
birincisi, ilişkide erkek inisiyatifinin abartılmasıdır. Kendisinden hep
aktif bir rol beklenen, sevişmeyi başlatması ve baskın durumda olması
istenen bir erkek, hep aynı "performans" düzeyini tutturamadığını
görünce, kendi cinsel gücünden kuşkuya kapılabilir. Hele cinsellikle
ilgili bazı iç yasaklar ve sıkıntılar taşıyorsa, bu kuşku giderek
büsbütün cinsel ilişkiden soğuma haline gelebilir. Sonuçta cinsel
tepkilerini ya bütünüyle ya da kısmen yitirebilir: bilinen deyimiyle.
iktidarsızlaşabilir. İlişkide inisiyatifi ele almanın kadınca olmadığına
inandırılmış bir kadın da, sevişme sırasında kendisini fazlaca
sınırladığında aynı sorunla karşılaşır: bu yapay pasiflik onu öyle
doyumsuz bırakır ki, cinsel ilişkiden hiçbir tat almaz olur: soğuklaşır.
Modern cinselliğin ikinci bir saplantısı; sevişmenin diğer biçim ve
yönlerini ihmal etme pahasına "çiftleşme"nin aşırı vurgulanmasıdır.
Sadece erkek ve kadın üreme organlarının birleşmesine indirgenmiş bir
cinsellik bedenin diğer erojen bölgelerinin duyarlığının yokolmasına
yolaçabilir ki, bu da cinsel hazzın sınırlanmasına ve doyum olanağının
azalmasına neden olur. Üçüncü olarak, modern cinsellikte orgazm, mutlak
bir zorunluluk olarak görülmektedir. Cinsel ilişkiye mutlaka orgazma
ulaşma düşüncesiyle yaklaşılması, sevişmeyi başlı başına bir amaç
olmaktan çıkarıp bir başka amaca ,orgazma erişmenin en kısa yolu haline
getirmektedir. Bu da sevişme ve cinsel haz süresini kısalttığı gibi,
erken boşalma gibi sorunlara da neden olmaktadır. Başka bir deyişle,
cinsellik bir "iş" haline gelmekte, kişisel başarı ya da başarısızlığın
ölçüleceği bir sınav alanına dönüşmektedir.
Cinsel ilişkinin böyle standartlaştırılması, belirli reçetelere
bağlanması, insanların cinsel tepkilerinin zayıflamasına ve arzularının
azalmasına neden olmaktadır. Bu nedenle, cinsel terapistler, eşlerin
sevişme sırasında daha değişik yöntemler uygulamasını, orgazm olmak için
kendilerini zorlamamalarını ve hatta bir süre orgazmdan kaçınıp sadece
aşk oyunlarıyla yetinmelerini önermektedirler.
|
| |
|
Aşağılık
Duygusu |
|
Cinsel
tepkileri zayıflatan veya cinsel isteği öldüren duygusal engellerden
biri de aşağılık kompleksidir. Bazı kişiler, çeşitli nedenlerden ötürü,
başka insanlara oranla "eksik" ve "yetersiz" olduklarını düşünür. Bu
düşünce, sonunda kişinin cinsel gücünü de etkileyebilir. Başlangıçta
hiçbir sağlam temeli olmayan bir "ben beceriksizim, yetersizim"
düşüncesi, sonuçta kişiyi gerçekten beceriksizleştirebilir. Bazen de
kişilerin genel bir aşağılık kompleksine değil, sadece cinsel
yeteneklerinin yetersizliğine ilişkin bir duygunun etkisi altında
kaldıkları görülür. Çoğu zaman bunun nedeni, kişinin çocukluk ve
ergenlik döneminde arkadaşlarından dinlediği, gerçekle ilgisi olmayan
mucizevi cinsel başarı öyküleridir. Bir başka delikanlının bir gecede
dört kadınla birlikte yattığını ve sekiz defa "yaptığını" işiten
deneysiz bir gencin kendisiyle ilgili bir kuşkuya kapılması doğaldır.
Oysa çoğu zaman bunlar doğru değildir ve zaten herkesin cinsel
tepkilerinin her zaman birbirinin aynı olması da beklenemez. Kadın ve
erkek her insanın, başkasıyla kıyaslanamayacak kendine özgü bir cinsel
doyum ve başarı düzeyi vardır. Bundan fazlasını beklemek bu düzeyi de
düşürebilir. Bir gecede iki kereden daha fazla "yapamadığını" gören bir
erkek aşağılık duygusuna kapılabilir ve bu da ertesi gece onun bir kere
bile "yapmasını" engelleyebilir.
Erkeklerin cinsellikle ilgili aşağılık duyguları çoğu zaman penislerinin
büyüklükleri noktasında toplanır. Ergenlik çağındaki erkek çocuklar
arasında en sık görülen seks oyunlarından biri, penis büyüklüklerinin
karşılaştırılmasıdır. Bu tür deneyler sonunda bazı kişiler penislerinin
diğer erkeklerinkinden küçük olduğu kanısına varabilirler ve cinsel
gücün, penis büyüklüğüne bağlı olduğu gibi yanlış bir düşünce de
taşıdıkları için, kendilerinin eşlerine zevk verecek kapasitede
olmadıklarından endişe edebilirler.
Cinsel organ büyüklüğü, bir çok toplumda görülebilen bir saplantıdır.
Bugün Selçuk'taki Efes müzesinde bulunan Romalılar dönemine ait Bes
Tanrısı Heykeli, bir cinsel ve toplumsal güç simgesi olarak büyük
penisin taşıdığı önemi gösterir. Rönesans dönemi Avrupası'nda da
Aristokrat Sınıf'tan erkeklerin de, cinsel organlarını büyük göstermek
için pantolonlarının içine çeşitli maddeler yerleştirdikleri bilinir.
Penis büyüklüğü saplantısı, çeşitli kültürlerde, cinsel faaliyetin
başlatıcısı ve aktif öğesi olarak erkeğe verilen önemle ilgilidir.
Kadının pasif ve bekleyen bir seks nesnesi, erkeğin ise cinsel hazzın
asıl "sahibi" olarak görülmesi, penise de gerçek dışı bir rol
yüklemiştir. Oysa organ büyüklüğünün cinsel güçle bir ilişkisi yoktur.
Bu, büyük burnu olan erkeklerin büyük penise, büyük ağzı olan kadınların
da geniş dölyoluna sahip oldukları iddiasına benzeyen bir hurafedir.
Diğer yandan, büyük penisli erkeklerin eşlerine daha çok zevk
verecekleri düşüncesi de doğru değildir. Cinsel birleşme sırasında
dölyolunun en duyarlı bölümü, ağıza yakın alt kısımlarıdır; penis,
büyüklüğü ne olursa olsun, dölyolunun bu kısmına değecek bir uyarıcı
görevini yapacaktır. Üstelik, çoğu kadının asıl cinsel duyarlık merkezi;
dölyolu değil, klitoristir. Cinsel birleşme sırasında klitoris erkeğin
penisine değil, penisin üstünde yeralan tüylü bölgeye değer ve bu
bölgenin basıncıyla uyarılır. Eğer bir kadın, sırf bilgisizlikten ötürü,
büyük bir penisin kendisine daha çok zevk vereceği düşüncesine
saplanmışsa ve bu saplantıdan ötürü küçük penisler kendisine psikolojik
bir haz vermiyorsa, sorun organ büyüklüğünden değil, yalnızca bir
psikolojik koşullanmadan kaynaklanmaktadır. |
| |
|
CİNSEL
SORUNLAR VE SAĞLIK |
|
Kadın ve
erkeklerdeki iktidarsızlık ve soğukluk gibi cinsel sorunların çok büyük
bir bölümü psikolojik kökenlidir ama, fiziksel rahatsızlık ve
hastalıkların sonucu olan cinsel yetersizlikler de vardır. Özellikle,
gençlikte gözükmeyen ama ilerleyen yaşla birlikte ortaya çıkan şeker
hastalığı, kalp, karaciğer ve böbrek rahatsızlıklarının cinsel yaşamı
olumsuz yönde etkilediği ileri sürülmektedir. Kalp uzmanlarının, kalp
hastalarının cinsel yaşamıyla ilgili olarak İngiltere'de yaptıkları bir
araştırma şu sonuçları vermiştir: kalp hastalarının yüzde 10'u ağır bir
krizden sonra cinsel güçlerini bütünüyle yitirmiş gorünmektedir; yüzde
60'ının cinsel yaşamı düzensizleşmiş ve cinsel birleşmeden aldıkları
zevk azalmıştır. Geri kalan yüzde 30'un cinsel etkinliklerinde bir
değişme olmamış, krizi geçirdikten bir süre sonra normal cinsel
ilişkilerine yeniden başlamışlardır. Görünüşte, enfarktüse benzer kalp
hastalıkları cinsel yaşama ağır bir darbe indirmektedir. Ancak, yapılan
araştırma, bu hastaların üçte ikisinin geçirdikleri krizin cinsel
yaşamlarını ne yönde etkileyeceği konusunda hiçbir hekime
danışmadıklarını da ortaya koymuştur. Buradan da anlaşılmaktadır ki,
hastaların çoğu bilgisizlikten ve korkudan ötürü, cinsel faaliyetlerini
kendi kendilerine kısıtlamıştır. Araştırmayı yürüten kalp uzmanları,
böyle bir kısıtlamanın oldukça gereksiz olduğunu, hatta tam tersine
hastanın durumunun daha da kötüleşmesine neden olabileceğini
belirtmektedir. Dahası, araştırmada, hastanın yaşı da geçirdiği krizin
sertliği ile cinsel faaliyet düzeyi arasında anlamlı bir bağ da
bulunamamıştır. 43 yaşında ikinci bir enfarktüs geçirmiş bir erkek, kısa
bir süre sonra cinsel yaşamına aynı tempoda yeniden başlamış, buna
karşılık 46 yaşında ve oldukça hafif bir enfarktüs geçiren bir başka
erkek cinsel birleşmeyi kendi kendine yasakladığı için giderek isteği de
zayıflamıştır. Sevişme ve cinsel birleşme sırasında insanın kalp
atışlarında, soluğunda ve kan dolaşımında büyük bir hızlanma olduğu
doğrudur. Daha önce kriz geçirmiş kişilerin sevişme sırasında
kendilerini fazlaca zorlamaktan kaçınmaları da yararlı olacaktır. Ama bu
kişiler kalplerini aşırı zorlamaksızın da doyurucu bir cinsel deney
yaşayabilirler. Öte yandan, çalışırken ve gündelik yaşam içinde
kalplerine cinsel birleşmedekinden çok daha fazla bir yük bindiriyor da
olabilirler. Enfarktüs krizi geçirmiş 14 kişi üzerinde yapılan
incelemeler, bu hastaların bir gün içinde, çeşitli zamanlarda örneğin
sıkışık bir trafikte araba kullanırken, işlerinde çetrefil bir sorunla
uğraşırken ya da hararetli bir tartışma içindeyken kalplerini çok daha
fazla yorduklarını göstermiştir. Alınan elektrokardiyogramlar bunu
kanıtlamaktadır. Birçok hekim, kalp hastalarının bir kat merdiven
çıkabilecek ya da birkaç dakika hızlı yürüyebilecek durumda oldukları
sürece rahatlıkla cinsel ilişkiye de girebileceklerini belirtmektedir.
Cinsel birleşme sırasında geçirilen kalp krizleri üzerinde yapılan bir
çalışma da oldukça anlamlı bir sonuç koymuştur ortaya: bu krizlerin
büyük bir bölümü, evli kişilerin evlilik dışı cinsel ilişkileri
sırasında meydana gelmiştir. Bunun bir nedeni, bu tür ilişkiler
sırasında alınan ağır alkol ve aşırı yemek ise, bir nedeni de böyle bir
ilişkinin kişiye büyük bir kaygı, duygusal gerginlik, hatta korku
vermesidir. Başka bir deyişle, krizin asıl nedeni cinsel birleşme değil,
bu birleşmenin yakalanma korkusu içinde, sıkıntılı ve gergin bir ruh
hali içinde yapılmasıdır.
Bunun dışında, bazı damar rahatsızlıklarının ve özellikle şeker
hastalığının kişinin cinsel tepkilerini etkilediği bilinmektedir. Ama bu
etki, hastalığın ilerleme derecesine göre ve kişiden kişiye
değişmektedir. Diğer taraftan bu hastalıkların etkisi, doğru bir yemek
rejimi ve yaşam tarzının benimsenmesiyle büyük ölçüde
giderilebilmektedir. Bu konuda kişilerin hekime danışmadan kendi yersiz
korkuları ve kulaktan dolma bilgileriyle hareket etmeleri yanlış olur. |
| |
|
CİNSEL
SORUNLAR VE RUH SAĞLIĞI |
|
Ruhsal bakımdan sağlıklı
bulunan kimselerde cinsel sorunlar görülebildiği gibi, bu sorunların
birtakım psikiyatrik bozukluklar eşliğinde ortaya çıktığı da olur.
Sorunların giderilmesi açısından ruhsal sorunlar ile cinsel davranış
bozuklukları arasındaki ilişkinin iyi kavranması çok önemlidir. Çünkü
benzer psikiyatrik belirtiler gösteren kimselerin birbirinden çok farklı
cinsel tutumlar içinde bulundukları gözlenmiştir. Üstelik çeşitli
psikiyatrik sorunların tedavi yöntemleri farklıdır. Bu nedenlerden
ötürü, cinsel terapi uzmanının aynı zamanda psikiyatrik sorunların
tanısı ve tedavisi konularında da beceri sahibi olması önemlidir.
Özellikle endişe ile cinsel sorunlar arasındaki ilişkinin doğru
saptanması gerekir. Herhangi bir psikiyatrik sorun yüzünden zeten endişe
yaşamakta olan ve bunun bir yan etkisi olarak cinsel işlevleri bozulan
bir kimsenin durumu cinsel sorunlar yüzünden endişelenen kimsenin
durumundan farklıdır. Eşlerden biri psikozda ise; çifte cinsel terapi
uygulamak, psikiyatrik sorunun büyüyerek tehlikeli bir hal almasına yol
açabilir.
Cinsel sorunlara genellikle eşlik eden ruhsal hastalıklar ; ruhsal
çöküntüler ve duygusal bozukluklar, nevroz ve kişilik sorunları,
şizofrenidir. Ruhsal çöküntü (depresyon) bunların başında gelir. Bu,
cinsel işlevlerinde bir aksamadan ötürü tedaviye başvuran kişilerin
büyük çoğunluğunda görülen bir durumdur. Ruhsal çöküntü; bireyin
libidosunu etkiler ve cinsel isteğini azaltır. Sonuç olarak erotik
heyecanlanma güçleşir ve böylece erkeklerde iktidarsızlık, kadınlarda
orgazm güçlüğüne yol açmış olur. Özellikle çöküntü içindeki erkeklerde
penisin sertleşmesi güçleşir. Hastanın bu durumdayken doğrudan cinsel
terapiye alınması olanaksızdır. İlk olarak ilaç ve psikoterapi yoluyla
ruhsal çöküntünün giderilmesine çalışılır. Psikanalizci ruhbilimciler
ruhsal çöküntüyü "bir sevgi nesnesinin yitirilmesine gösterilen bir
çeşit ilkel yas tutma" olarak tanımlar. Öte yandan daha bedensel
yönelimli uzmanlar bu sorunu kimyasal bir bakış açısından
değerlendirerek bunun kalıtım yoluyla aktarılan ve beyin metabolizmasını
ilgilendiren psikosomatik bir durum olduğunu ileri sürmektedir. Tedavide
hastalığın hem kimyasal hem de ruhsal belirleyicilerinden yola çıkmanın
en iyi sonuç verdiği bilinmektedir.
Nevroz türü ruhsal bozuklukların normal davranışlardan farklılığını
saptamak güçtür. Çünkü psikoz türünden ruhsal hastalıklardan farklı
olarak nevrozlu kimsenin gerçekle bağları kopmamıştır. Oldukça akılcı
biçimde davranır, yargı ve fikirleri tuhaf değildir, kişiliğinde
herhangi bir çözülme gözlenemez. Bu kimseler, bilinçaltlarından
kaynaklanan çelişkiler yüzünden gerçekçi olmayan, yıkıcı birtakım
davranışlara yönelir. Saplantı biçiminde düşünceler, sürekli el yıkama,
aşırı ölçüde temizlik yapma gibi davranışlar, herhangi bir bedensel
nedeni olmayan histerik belirtiler, nevroz durumunun özellikleridir.
Kişilik sorunu olan kimseler ise benzer belirtiler göstermeyip,
başkaları ile olan ilişkilerinde çarpık, yıkıcı davranışlara yönelirler.
Anti-sosyallik, aşırı duygusallık, kuşkuculuk, ani duygusal patlamalar,
kişilik sorununun çeşitli görünümleridir. Eskiden çoğu ruhbilimciler
cinsel sorunları tümüyle nevroz sınıflandırmasına dahil etmekteydi.
Penisi sertleşmeyen erkek, orgazma ulaşamayan kadın, eşcinsel ya da
kırbaçlı türden fantazileri olan bir kimse, hem kendi çevresinde hem de
psikiyatrist tarafından nevrozlu bir hasta olarak görülürdü. Oysa bu
anlayış değişmiştir. Cinsel sorunları olan bazı inszanlarda, bu sorunun
kişinin ruhsal derinliklerinde yatan duygusal sorunlarının belirtisi
olduğuna rastlandığı gibi, bazı hastaların cinsel sorunlarının herhangi
bir nevrozdan ya da kişilik sorunundan kaynaklanmadığı da
gözlenmektedir. Hatta öyle nevrozlu hastalar vardır ki son derece normal
bir cinsel yaşam sürdürürler. Bununla birlikte, psikanaliz okulunun
nevroz açıklamasında kullandığı bilinçaltı kökenli davranışlar,
çelişkiler, bastırma gibi terimler bugünkü uygulamada cinsel sorunların
tedavisinde büyük ölçüde yararlanılan kavram ve araçlardır. Cinsel
birleşmede bulunup boşalma yaşadığı an bedensel bir zarar göreceği
inancı ve korkusuyla yaşamakta olan bir erkeğin iktidarsızlık sorunu
ancak bu bilinçaltı olgu açığa çıktığında anlaşılabilir. Gerçekte bu
bedensel zarar görme kaygısına pek çok cinsel sorunun kökeninde
rastlanır. Bu gibi sorunlu kimseler çocuksu korkularını eşlerine de
aşılayabilirler. Sevdikleri tarafından denetim altına alınacaklarına ya
da terk edilerek büyük acılara maruz kalacaklarına ilişkin bilinçaltı
korkular besleyen kimselere cinsel sorunlular arasında oldukça sık
rastlanır.
Nevrozlu hastalar cinsel coşkulanma durumunda büyük endişe
yaşayabilirler. Çoğu kez karşılaştıkları çelişkiyi yenmek için erotik
uyarımlardan kaçmak ya da bu uyarımların önüne geçmek için birtakım
özürler bulurlar. Bu gibi durumlarda tedavi stratejisi, hastaya erotik
bağlam içinde yaşadığı endişeye karşı koyabilmesi için bir takım araçlar
kazandırarak bu sırada onun erotik uyarımlara karşı ortaya çıkardığı
özürleri yavaş yavaş ortadan kaldırmaktır. Cinsel terapide çiftlerden
biri ya da her ikisi koyu bir nevroz içindeyse durum oldukça güçleşir.
Çünkü terapi, çiftlerin kendilerini tedaviye ne ölçüde hazır
hissettiklerine bağlıdır. Nevroz varlığında hem tedavinin süresi
uzayabilir, hem de sonuçtan kesinlikle güvenli olunamaz. Çocuklukta
takılmış, ruhsal çöküntülü ve nevrozlu bir erkeğin erken boşalma
sorununu tedavi ettirdikten sonra boşalma tepkisi konusunda tam bir
denetim kazandığı görülmüştür. Buna benzer biçimde orgazma ulaşamayan
bir kadın bu güçlüğü yenerek orgazm yaşayabilir. Fakat yine de
eksikliğini hissettiği ruhsal huzuru bulamamış olabilir. Cinsel terapi,
söz konusu cinsel çelişkiyi çözüme kavuşturarak hastanın cinsellik
karşısında duyduğu endişeye karşı bir savunma geliştirerek sadece cinsel
sorunu halledebilir. Çoğu örneklerde görüldüğü gibi hasta, mutlu bir
cinsel yaşama kavuşmasına karşın temeldeki nevrozunun sıkıntısını
yaşamaya devam eder. Bazen de nevrozlu kimsenin gördüğü cinsel tedavi,
söz konusu cinsel sorununun ötesinde bir yarar sağlar. Cinsel sorunu
çevreleyen endişeden kurtulmanın yol açtığı rahatlık, hastanın ruhsal
bütünlüğü üstünde etki yaparak tam bir iyileşme sonucunu doğurur.
Şizofreni tanısı taşıyan kimselerin genellikle cinsel bakımdan sorunlu
oldukları sanılır. Oysa cinsel işlevleri tamamıyla yerinde olan pek çok
şizofren vardır. Öte yandan şizofreni ile cinsel sorunlar arasındaki
ilişki oldukça karmaşıktır. Şizofren bir kimsenin cinsel sorunları
bedensel cinsel işlevlerden çok, bu kimsenin eşiyle ve dış dünyayla olan
ilişkisindeki bozukluktan kaynaklanmaktadır.
|
Cinsel Sorunlar
Adet Görme
Ağrılı Cinsel İlişki
Aids
Aile planlaması
Akraba Evliliği
Andropoz
Bel Soğukluğu
Boşalma Güçlüğü
Birleşmenin Uzatılması
Bayanlara Öneri ve Uyarılar
Birlikte Orgazm
Biseksüalite
Cinsel Roller
Cinsel Çekicilik
Cinsel Hayatta Riskler
Cinsel Terapi
Cinsel Oyunlar
Cinsel Uyarıcı Maddeler
Cinsel Yolla Bulaşan Hastalıklar
Cinsel Yolla Bulaşan Enfeksiyonlar
Çıplaklık
Cinsel Anlaşma
Cinsellik ve Beyin
Cinsel Birleşmeden kaçma
Cinsel Birleşmede Ortam
Cinsel Birleşmenin Yeri
Cinsel Birleşmenin Zamanı
Cinsiyet Nasıl Belirlenir
Çocuklarda Cinsel Gelişim
Cinsel işlev Bozukluklarının Tedavisi
Cinsel Uyarılma Cinsel
İlişki Çeşitleri
Cinsellik ve Gen
Cinsel Organlarda Yara
Cinsel Şakalar
Cinsel Şiddet Cinsellikte
Heyecan
Cinsel İletişimsizlik
Cinselliğin Safhaları
Cinselliği Etkileyen Faktörler
Cinsel Oyuncaklar
Cinsel Birleşme Olmuyorsa
Cinsel Doyum
Cinsel İsteksizlik
Cinselliğin Yöneticisi Erkek midir?
Cinsellik Ve Olumsuz Önyargılar
Cinsel Tedavi
Cinsel Dönemler
Cinsel Özgürlük
Cinsel Eylem
Cinsel Zevk Sınırları
Cinsel Doyumsuzluk
Cinsellikte Çiftlerde Sorun
Çocuklara Cinsellikle İlgili Bilgi Verme
Doğum Kontrol Hapları
Eşlerde
Cinsel Uyumsuzluk
Ergenlik
Erkekte Orgazm
Empotans (Sertleşme Bozukluğu)
Evlilik Öncesi Cinsellik
Erkeklerde Cinsellik Sorunları
Erkeklerin Cinsel Organı
Erken Boşalma
Ereksiyon Sorunu
Eşcinsellik
Frengi
Güçlü Seks İçin Beslenme
Gebeliği Önleme Hapları
Göğüsler
Gebeliği Koruyucu İğneler
Geç boşalma
Homoseksüellik
İktidarsızlık ve Cinsel Terapi
İktidarsızlığa Testesteron Kremi
İlk Cinsel İlişki
İktidarsızlık Bahane
İyi
Seksin Zamanı
Sabah Sekiz
İlk
Gece
Kısırlık
Kadın Orgazmı
Kadınlarda İlişkiye Girememe
Kızlık
Zarı-Hyman
Kadınlarda Cinsel Sorunlar
Kalçalar
Kondom Klamidyoz
Kama Sutra
Kısırlık Nedenleri
Koku Ve Seks
Kadında Cinsel Sorunlar
Kadının Cinsel Organları Ve İşlevleri
Kadınlarda Orgazm Sorunları
Mastürbasyon
Mastürbasyon Ve Sağlık
Mastürbasyon Ve Cinsel Gelişim
Minihap Nedir?
Mesir Macunu
Menapoz Sonrası
Nasıl sevişilir? Sevişme Önerileri
Orgazm
Uykuda Orgazm
Öpüşme
Özürlülerde Cinsel Yaşam
Ön Sevişme
Penis Eğriliği
Penis Ağrısı-Şişmesi
Penis Büyüklüğü
Spiral
Spermisit Nedir?
Sperm
Alerjisi
Şehvet
Sex
Tavsiyeleri
Sevgi
Ve Cinsellik
Temel
Cinsiyet Özellikleri
Cinsel Temas
Tüp Ligasyonu Ne Demek
Uyarılma Bölgeleri
Üreyememe Sorunu
Vazektomi
Viagra
Yaşlılık Ve Cinsellik
Yanlış Cinsel İnanışlar
Evlilikte Cinsellik
Gebelikte Cinsellik
Cinsellik Haberleri
Cinsel Sözlük
cinsellik
Ana Sayfa |